Güneydoğu Notları - 2

-Dil meselesinden devam ile-
Önceleri konuşulanın Kürtçe mi, Arapça mı olduğuna pek dikkat etmiyordum. Ancak az bir dikkat ile iki dili ayırt edebiliyorsunuz. Kürtçe, Farsçaya benziyor. İki dil aynı aileye mensup. Kürtçe kulağa daha keskin geliyor. Mesela Türkçede pek fazla kullanılmayan J sesi Kürtçede daha çok. Yahut ben öyle anlıyorum.
Arapça ise gırtlağa daha yakın bir yerden gelen seslerle konuşuluyor.
Bir insanın Türkçesinden onun Kürt mü, Arap mı olduğunu da az buçuk kestirmek mümkün. Arapların kelimelerin, cümlelerin sonuna ekledikleri ilginç bir uzatma ünlemi var. Hemen her cümleden sonra bu ünlemi görmek mümkün. Kürtler ise Kürtçenin kulağa keskin gelen konuşma tarzını, kelimelerin olduğundan daha kalın telaffuzunu kullanıyorlar. Ben kendimce böyle bir ayrım geliştirdim. Tabii ki benim söylediklerim kişisel izlenimlerime dayanıyor.


Bu iki dili birden bilen insan sayısı çok fazla. Kürtlerden veya Araplardan birinin baskın yoğunlukta olduğu yerlerde öyle olmayabilir belki ama iki nüfusun yakın oranlarda yaşadığı yerlerde bu böyle. Üç dili birden bilmek harikulade bir şey gibi gelebilir. Belki bizim gibi yaşadığı coğrafyada sadece Türkçeyi gören, duyan ve bilen insanlar için muazzam bir şeydir lakin sokakta üç dilin birden konuşulduğu bir şehirde bu adiyattan bir durum. Ekstra bir ilim değil. Az bir özenle kolaylıkla üç dili birden konuşmak mümkün oluyormuş.
Şimdilerde ben de anladığım birkaç kelimeyle yılların kayıtsızlığını gidermeye çalışıyorum. İlk yazıda bahsettiğim milli refleksimden (!) zamanla sıyrılıyorum. Özellikle öğrencilerime üç beş kelime Kürtçe parçalayınca ya da söylenen bir lafı anladığımı hissettirince gözlerinde parlayan ışığı görmelisiniz. Bölgedeki pek çok problemin çözümünün bu ışıkta saklı olduğunu düşünüyorum.
Devlet baba Kürtçe öğretimine bir lütuf olarak izin verince her yerde Kürtçe kursları açılmış. Ancak daha sonra bu kurslar birer ikişer kapanmış. İnsanlar zaten bildikleri bir dil için kursa gitmeye gerek görmemiş. Kürtçe okur-yazarlığı ne durumda bilmiyorum. Zaten Latin Alfabesini bilen, Kürtçe konuşan insanlar “W, X, Ê, Q” gibi harfleri de öğrenince Kürtçe okur-yazar oluyorlar.
Bütün bunların yanında yaşadığınız toplumda konuşulan dilleri anlamamak hakikaten moral bozucu bir durum. Üç beş insanın oturduğu bir mecliste bazen iki kişi aniden kanalı değiştiriveriyor. Sizini bilmediğiniz dille konuşmaya başlıyorlar. Tabii, anlamayan olarak canınız sıkılmıyor değil. Onlar açısından ana dili ile konuşmak elbet inkar edilmez bir hak. Yahut Türkçesi anlatacağına yetmeyecek düzeyde olanlar bu yönteme başvuruyor. Çok nadir de olsa rastladığımda üzüldüğüm şey ise sizin anlamanızı istemedikleri şeyler için sizin anlamadığınızı bilerek kendi dillerini tercih etmeleri. İnsan kırmaktan hususan imtina eden biri olarak hiç kimseye bu konuda ters bir laf etmemişimdir ama kalkıp gidesim gelmiştir hep. Sonradan bu ters duruma da alıştığımı söylemeliyim. Mecliste bir başkasının kulağına bir şeyler fısıldamak gibi bir durum.
Ama konuşulanın ayrıca anlamayanlar için çevrildiğine de çok zaman şahit oldum ki bu hoş bir nezaket.
Daha önce dediğimi yinelemek istiyorum: Bu coğrafya insanı gerçekten nazik ve düşünceli insanlar. Doğru olarak tanınması ve anlaşılması en büyük temennim…
Mardin şehir merkezinin tarihi MÖ 3000 yıllarına kadar dayanıyor. Tarihte birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış köklü bir şehrin havasını almanız mümkün. Şehir ikiye ayrılmış durumda. Yenişehir, aşağıda kalan yeni bir yapılanma. Beş – on yıllık mazisi olan apartman kültürünün hakim olduğu Yenişehir’in kalburüstü birçok şehirden geri kalır yanı yok.

Eski Mardin ise tam bir tarih! Attığınız her adım size bunu fısıldıyor. Taş evler, dar sokaklar, çarşılar, eski camiler ve kiliseler…
Kaç yüz yıl geçmiş bilemediğim bu sokaklarda gezmek bana hep esrarengiz bir lezzet vermiştir. Zamana direnen, belki direndiğini bile bilmeyen bir şehir Mardin. Çarşıda sıralanmış bıttım sabunları, istiflenmiş badem şekerleri, torba torba Mardin leblebileri, daracık dükkanlarda ömür süren yorgun ihtiyar suretleri, uzaktan duyulan bakırcı çekiçleri modern dünyanın ışıltılı renklerine ısrarla direniyor. Direnirken dinlendiriyor. Alıp götürüyor.
İnsanlar boşuna buralarda dizi filmler çekmiyor. Hemen her sene Mardin’de birkaç dizi çekiliyormuş. Midyat ilçesi de bu sektör insanlarınca epey rağbet görmüş. Birkaçına “Burası Mardin!” denilince göz ucuyla baktığım dizilerdeki tiplemelerin benzerlerini Mardin’de gördüm desem doğru söylemiş olmam. En basit insanında bile bir ağırlık bir heybet gurur görmek mümkün olsa da Mardin insanını o dizilerdeki insanlara pek benzetemedim doğrusu. Anadolu’nun neresindeki hangi insan o dizi insanlarına benziyor ki!
Ancak şunu söylemeliyim Mardin reklamı iyi yapılan ve popülaritesi hızla artan bir şehir. Turizmi gittikçe gelişiyor. Özellikle hafta sonları Eski Mardin’de adım atacak yer bulmak zor desem abartı sayılmaz. Yerli yabancı pek çok turistin ziyaret ettiği şehrin yıllık ziyaretçi sayısının milyonu aştığı konuşulanlar arasında.
Güneydoğu denince yemek kültüründen bahsetmemek olmaz. Yemekler tahmin edileceği üzere et üzerine yoğunlaşmış durumda. Kaburga dolması, içli köfte, bumbar (işkembe dolması), sembusek, patlıcan dolması bir senelik Mardin tecrübemde tadabildiğim yöresel lezzetler. Acıyı tahmin edilenin aksine Mardin yemek kültüründe pek görmedim.
Bir hatırayı da anlatmalıyım. Bir dostum Egeden buraya kız istemeye geliyor. Yanında anne babası ve ihtiyar olarak eniştesini getiriyor. Kız isteme faslı bittikten sonra yatıya kalınıyor. Ertesi gün öğleden sonra erkek tarafının önüne yemekler dizilmeye başlıyor. Bir, iki, beş, on derken ihtiyar enişte sofraya bakıyor ve “Bizimkiler de kadın mı be! Şu yemeklere bak!” deyiveriyor.
Güneydoğu halkı ağzının tadını biliyor hâsılı kelam.
İklimi hakikaten sıcak! Yaz günleri sıcaklıklar çoğu günler kırkı aşıyor. Klimasız oturmak bir işkence ki o işkenceyi bi’ttecrübe tattık. Gece bile serinlemeyen bir havada az biraz ferahlamak için türlü çareler aradık lakin nafile. Yaz olanca sıcaklığıyla üzerimizden geçmekte! Ama kışı da yazın serin geçtiği yerlere göre nispeten sıcak geçiyor. Ancak bu konuda evvel ahir son sözüm, seneye klima almazsam öyle olsun, olsun…
Eğitim faslıyla yazıya da son verelim. Eğitim hemen her sınavdan sonra haber bültenlerinden aşina olunduğu üzere pek parlak durumda değil. Öğretmen eksiği, derslik eksiği, sınıfların kalabalık olması, okulların imkanlarının kısıtlı oluşu gibi başka pek çok yurdum vilayetinde rastladığımız problemlerin yanında bir de anadil sıkıntısı var maalesef! Çocukların önemli bir bölümü Türkçeyi sonradan öğreniyor. Evinde, sokakta Türkçe konuşmuyor. Sınıfta bile ders dışında kendi anadilini konuşuyor. Konuşmakla kalmıyor anadiliyle düşünüyor. Ama biz sonradan öğrendiği, inceliklerine vakıf olamadığı Türkçeyle ona ders anlatmaya çalışıyoruz. Bütün saydığım diğer problemlerin üzerine bir de bu problem eklenince başarısızlıklar adeta katmerleniyor. Dil eğitimin en temel aracıdır. Tahtadan, tebeşirden, kitaptan daha temel bir aracınızı maalesef nitelikli olarak kullanamayınca bu tablo ortaya mecburen çıkmış oluyor.
Hiçbir siyasi amaç gütmeden, yanlış anlaşılmamasını umarak, bu problemin başka ülkelerde nasıl çözüldüğünü araştırarak söz konusu sıkıntının çözülmesini umuyorum. Bu gençlerin hakkı budur sanırım.
Güneydoğu notları daha pek çok başka bahisleri kapsayabilir, konuları işleyebilir. Hakkında kitaplar da yazılabilir. Yazılmış da zaten ama ben gördüklerimi böyle ifade etmiş olayım.
Burayı seviyorum.
Güneş inşallah bir gün doğudan doğacak. Ve o gün memleketimin doğusuyla batısı bir olacak!

0 yorum:

Yorum Gönder

Abonelik:

En Çok Okunan Yazılar

Çektiklerim Flickr'da

İzleyiciler

Arama Kutusu

Kitap dELiSi - kültür, sanat, kitap, edebiyat üzerine yorumlar: Güneydoğu Notları - 2 YGS-LYS Cafe... Blogger düzenleme by - Enes İLHAN.